6 Kasım 2011 Pazar

TAHRİF VE TAHRİP EDİLİYOR HAYATLARIMIZ - 2 (Mahmut Ayaz)

"Dünyanın en yoksul insanı, paradan başka hiçbir şeyi olmayandır."



Schopenhaur


Evet Arkadaşım, sürekli ve çok konuşan kalabalıklar arasından her gün biraz daha geri çekilirken, suskunluğu bir erdem saydım. Birbirine sırtını dönerek, sürekli ve hep çok ve boş konuşan hoyrat kalabalıklar içerisinde sessizlik onur, suskunluk erdem değil de nedir? Ah Arkadaşım, susarak, sessizliğe sığınarak kirlenmemeğe çalıştım. Ama yenilmiştim. Sustukça, sessizliğe boğuldukça yenilmiştim. Her şeyin çürüdüğü, koktuğu, kokuştuğu bir dünyada ben, içinde güzel bir ütopya yaşayan ve yaşatan sürgün bir zenciydim.


Bir kenti daha terk ediyorum ardımda yangınlar çıkararak. Sevgilerin, dostlukların, ilgilerin, ilişkilerin, sohbetlerin, sözcüklerin, bakışların, dokunuşların, duyguların, düşüncelerin, dışavurumların meta ve metal olduğu bu alışveriş pazarında, içimde inatla, ısrarla, kıskançlıkla koruduğum incinmiş ve küskün çocuğu alıp kaçıyorum bilinmeyen diyarlara. Hoşça kal iğdiş edilmiş ilişkilerin kokuşmuş ve cüzamlı kenti. Hoşça kal kirlenmişliğim, incinmişliğim, inceliksiz ve içtenliksiz ilişkilerim, kalabalıklar ortasında üryan kalmışlığım. Yüzüme birer birer kapanan soğuk kapılar, değişen kimlikler ve adresler hoşça kal. Hoşça kal yıkıcı ve tüketen yalnızlığım. Hoşça kal anlamsız yaşantı, hoşça kal.

* * *

Belki de boş ve boşuna -gereksiz- bir anekdot; Bugün, etoburların, adına bayram dedikleri, dinsel ritüellerle şenlik havasında kutlanan geleneksel hayvan boğazlama, kan akıtma, katliam günüydü. İdeolojik ve sosyo-psikolojik analizler ve yorumlar boşuna. Yargısız infazların olağan sayıldığı, hatta kanıksandığı, hatta alkışlarla desteklendiği bir ortamda neye yarar ki! Her alanda ve her türlü vahşet, aralıksız sürüyor işte! Kitaplarım, kasetlerim, sigaram, kül tablam, yatağım, hüzünlü şarkılarım, hepsi, sığındığım bu kutu gibi dört duvar arasında, benimle bütünleşerek anılarla, acılarla, ayrılıklarla eskiyor.

Hep yalnızlık deyip duruyorum, hep yalnızlıktan şikâyet ediyorum ama yalnızlıktan garip bir haz aldığımı da itiraf etmeliyim. Ve yine itiraf etmeliyim ki, çoğu zaman bir insan sıcaklığını özlemiyor değilim. Evet Arkadaşım, her şeye karşın, insan insana muhtaç ve mecburdur. Hep sevgi kaybediyor ama yine de muhtaç ve mecburuz insana. Evet, insanların sevinçleri sevinç, mutlulukları mutluluk, dostlukları dostluk değil, ama yine de mecbur ve muhtacız insana. Eksiklikler, yarımlıklar, yanlışlıklar tufanında yürekler kırılmış birer dal, mevsimsiz yaprak döken birer ağaç. Şarkılardaki bunca keder, bunca hüzün, bunca özlem boşuna değil! Üstat Sadi'nin dediği gibi;"Dünyada kedersiz insan yoktur, varsa insan değildir." Herkesin kanayan bir şarkısı vardır Arkadaşım!

Heykeller niye yapılır Arkadaşım? Hep ölülerin heykelleri yapılır da, dirilerin, yaşayanların heykelleri genellikle yapılmaz. Ölülerin boşluğunu doldurmak için - ve kendilerince daha başka bir sürü nedenle - heykellerini dikiyorlar. Oysa sadece ölülerin değil, dirilerin de boşluğu yaşanıyor! İnsanlar neden dirilerin, yaşayanların boşluğunu yaşamazlar, ya da yaşarlar da, ölmelerini beklerler? Evet Arkadaşım, ben de senin heykellerini yapıyorum. Bir insanı heykeliyle yürekte yaşatmak ne kadar zor, ne kadar acı, bilemezsin!

Gözlerini, gözlerinin kanlı birer hançer gibi bir ömür boyu can dostu olan ıslak kirpiklerini, ille de, içine dünyayı sığdırdığın gözbebeklerini ne çok özledim, bilemezsin! Sözlere değil, gözlere ne denli önem verdiğimi bilirsin Arkadaşım. Gözlerin bebeğine birazcık dikkatlice bakılınca, yüreğin tüm mahremiyetiyle apaçık ortada olduğu görülür, bilirsin.

Nefesin ilkbahar, gözlerin menekşe, dudakların açelya, saçların nergis, yanakların begonyaydı. Gözlerinde hüzünlü bir suskunluk, sesinde derin bir ıssızlık hüküm sürüyor(du). Hangi sözü denediysen, bir kristal vazo gibi düşüp paramparça oldu. Yalnızlık ve mutsuzluk gözbebeklerine çöreklenmişti bir kere. Gözbebeklerindeki incelikli kederi görmediğimi, anlamadığımı mı sanıyorsun! O hep susan gözlerindeki hüznün rengini, kirpiklerine asılı kalan uçurumların derinliğini en iyi ben bilmez miyim Arkadaşım!?

Yürekler ayrılıklara ne çabuk alışıyor Arkadaşım! Ayrılıklarsa, zamanın hükmüne uyarak durmadan çoğalıyor. Ayrılıklar arttıkça, insanlar (çirkinleşerek) azalıyor, yalnızlıklar (güzelleşerek) çoğalıyor. Herkes birbirini yitirdikçe, erdemini de yitiriyor. Oysa yine de, bu sağırlar, körler ve dilsizler özerk cumhuriyetinde herkes üç maymunu oynamaya devam ediyor. Yitirdiklerinin yokluğu arttıkça, her geçen gün azalan onurlarını gizledikleri yüzleri aynalarla karşılaşınca, yüzleriyle yüz yüze gelince ağlıyorlar sadece. Kederleri şiirlerde, sevinçleri alkole bulanmış gece sefalarında yaşayan bu insanlar, gerçekleri sadece aynalarda bulurlar ve ağlarlar. Bir damla bile akmayan gözlerinde taşıdıkları utançla ağlarlar. Ağlamayı da hak etmek gerekmez mi Arkadaşım?!

* * *

Mektuplarımın bir kısmı PTT'nin azizliğine uğrayarak postada kayboldu, kaybolmayanlarsa birer birer geri döndü gittiği yerlerden. Kimliklerle birlikte adresler de değişmiş Arkadaşım! Oysa o kimliklerle ve o adreslerde ne zorlu umutlar paylaşılmış, nerede olursak olalım en zor günlerimizde yine sesimizi sesimize katacağımıza dair ne sözler verilmişti! O insanlar ki, sesimizi sesimize katardık, deli ırmaklar gibi coşkuyla okyanuslara akardık; yoksulluğumuzla birlikte her şeyimizi paylaşırdık. Şimdiyse o yatlı-katlı, yazlıklı, Toyotalı, borsalı, repolu dostlarla sadece aynı göğü paylaşıyoruz. Buruk bir merhabanın altındaki anıları bile paylaşamıyoruz! Anılar ki, hayatımdan kaçışan dostlarımın ayak izleriyle doludur. Anılar, hayatlarımızdaki dipnotlar mıdır Arkadaşım?

0 iz bırakan:

Yorum Gönder